denetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denetim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2012 Cuma

Disiplin ve Denetim Toplumları Üzerine Bir Sunum Metni

[Aşağıdaki metin, Dsip İzmir İl Örgütünün düzenlediği AntiKapitalist Forum'da yapılmış konuşmanın ana metnidir.]

Bugün sizlerle “ardımızdan gelen eski dünya” üzerine konuşmak istiyorum. Başlığın bu şekilde belirlenmiş olması, benim hazırladığım sunum için harika oldu gerçekten de… Ardımızdan gelen, o dünyanın eskiliği ne anlama geliyor? Bu dünyanın “eski” olması ne demektir?
Şüphesiz ki çok yaşlı gibi duran bir dünyadır bu. En azından binlerce yılı birçok toplumsal/sınıfsal çatışmalar tarafından kat edilmiş, arkasında galipler, mağluplar ve ikisi arasında kanlı savaş alanları bırakmış bir dünya. Ama bir yandan da sürekli üzerine konuştuğumuz bu dünya, daha bu konuşma anında, konuşma eyleminin kendisiyle üzerinde değişiklikler yapmaya başladığımız dünyadır da… Eskidir, çünkü onu analiz edip, eyleme geçtiğimizde, onun belirlediğimiz o yüzeyinde bir öznellik oluşturduğumuzda, onu “ardımızda” bırakmışızdır. Ardımızdan gelir, çünkü Nietzsche’nin izlek gereği iktidar tepkiseldir, yani ancak bir şekilde onun etki-alanında eylemde bulunanların eylemlerine göre kendini şekillendirebilir. İktidarın eylemi, eylemcilerin eylemleri üzerinde bir eylemdir.
Bugün sizlerle kısıtlı sürenin imkan verdiği kadarıyla, iki Fransız filozofun, Michel Foucault ve Gilles Deleuze’un, ama özellikle Foucault’un kuramlarına dayanarak, iktidar, biyo-iktidar, biyo-politika gibi kavramlar üzerinden disiplin toplumları ve denetim toplumları denen tarihsel toplum modellerini paylaşmak ve bunların politik anlamları üzerine konuşmak istiyorum. Hem yirmi dakikaya sığsın, hem de akademik laf kalabalığına yenilmesin diye, iki filozofa sunumum boyunca sürekli gönderme yapmak yerine, olan-biteni sanki kendi kuramımmış gibi anlatacağım. Dolayısıyla, kusurlar bana ve benim anlatımıma içkindir.

İktidar Nedir?

Nedir iktidar? Bir hükümet mi? Devlet mi? Ordu mu mesela? Baba, öğretmen, rektör? Aslında evet. Bunlar iktidardır. Ama benim bugünkü sunumum açısından, böyle anlaşılan iktidarın ve iktidarın böyle anlaşılmasına sebep olan kuramsal modelin –ki kendisi belli bir tarihsel kalıntı olarak Tanrısal veya teolojik diyebileceğimiz bir modeldir-, yani aşkınsal iktidar modelinin hiçbir işlevi yoktur. Benim bugün sunacağım iki toplumsal düzenlemeyi anlamak açısından ilk hamlemiz, iktidarın bir ilişki, yani uygulayıcısı ile üzerinde uygulanan arasında bir etki olarak cereyan eden ve onları kuran, bir kendiliği ve özgüllüğü –sözgelimi devlet, hükümet, ordu gibi kurumsal bir kendilik- olmayan, fakat tamda uygulanması anında orada olan bir ilişki olarak kabulü şarttır. Yani, iktidar (ilişkisi), sözgelimi doktor değildir, fakat hasta doktor ile karşı karşıya geldiğinde, bir jest, bir mimik, bir suskunluk, bir uzmanlık bilgisinin getirdiği hasta organa farklı bir bakış sayesinde uygulanır ve tam da bu uygulamanın kendisidir. Ki bu iktidar ilişkileri, disiplinleri –tıp, psikoloji, psikiyatri, iktisat vs.- kat eden söylemsel prosedürler, hareket tarzları ve pratikleri ile bilme tertibatları tarafından kurulurlar. Burada bilen özne ile bilinen nesne tek başlarına iktidar konumları değildir. Biri sabit olarak iktidar, diğeri ise mutlak olarak sömürgeleştirilmiş değildir. Tam da değişken konumların oyunu içerisinde, iktidar ilişkisi ikisi arasındadır. Demek ki ilk baştaki sorumuz anlamsızdır ve işlevsizdir. İktidarın ne olduğu değil, nasıl uygulandığı bizim sorunumuzdur.

Disiplin Toplumları ve Disiplinci İktidar İlişkileri

Toplumlar, kendilerini yeniden üretmek için türlü metotlar ve yollar bulmuşlardır. Sözgelimi Antik Yunan ve Roma toplumu, kendini, bizim Yurttaşlar olarak bildiğimiz, demosun, yani mülkiyet sahibi yönetici sınıfın beslenme, cinsellik, eğitim pratiklerini düzenleyerek yeniden üretiyordu. Bu pratikler “Epemeleia Heaufu” yani “kendine bakmak”, “kendiyle ilgilenmek” olarak tanımlanıyordu. “Epemeleia Heaufu” demosu oluşturan yurttaşların bedenleri ile kurdukları etik/estetik ilişkiler bütünüydü. Fakat bu konuda yazanlar –ki bunlar filozoflardır-, pratikleri tek tek tanımlamak ve zorlamalarda bulunmak yerine, daha ziyade, genel bilgiler oluşturuyor ve kişisel dengeyi bulmak, yurttaşların kendilerine bırakılıyordu. Yani “Epemeleia Heaufu” yönetici ve asker yetiştirmek üzere toplumun küçük bir kesimine seslenen bir pratikler, bilgiler toplamıydı. “Epemeleia Heaufu” teknikleri sanki ilk yüzeysel bakışta, Ortaçağ’da yitip gitmiş gibi görünse de, aslında, Hristiyan öznelliğinin inşasında kullanılmak üzere, Hristiyanlığın bedensel işlevlerin reddi ile ibadet arasındaki çilekeşlik pratiklerine entegre edilmiştir.
Disiplin toplumu, işte tam da Antik Yunan’dan 17. yy’a gelen bu pratiklerden kopuşla başlar. İlk önce genel olarak “Epemeleia Heaufu” söylemine eklenen “Gnothis Ethon” yani “kendini bil” sloganı giderek 17. yy Aydınlanması içerisinde özerkliğini kazanır. Ve tabii bu süreç içinde Kartezyen moment yani Descartes’ın cogitosunun modern felsefi hakimiyeti gerçekleşir. Cogito’nun yani bilen öznenin önemi, onun düşünen töz ve düşünülen töz olmak üzere iki ayrık fakat ilişkisiz olmayan tözden/yapıdan oluşması ve içinde yaşadığımız maddi dünyayı, kendi bedenimiz dâhil, bilgi nesnesi olarak kurmasıdır. Bunun politik anlamı şudur:  Beden bilenebilir, ona müdahale edilebilir, bedenle olan ilişkisinden dolayı zihin de bilinebilir ve müdahale edilebilir. Bu kadar öykü yeter. Şimdi disiplin toplumu denen şeyin, nasıl işlediğine biraz daha yakından bakalım.
Sanayinin üretimin temel taşı olmadığı bir toplumsal durumda fakat ticaretin büyük şehirler haline getirdiği şehirlerde nüfusun ikame olduğu ve sabitlendiği bir momentte ortaya çıkar disiplin toplumu. 18. yy’dan itibaren, bedenleri zorlayıcı, onları sabitleyici pratikler ortaya çıkmaya başlar. Ayrıca Kartezyenizm’e bağlı olarak bir anda insan bilimleri denen disiplinler ortaya çıkmaya başlar. Bir bedeni disipline etmek demek, onu kabaca yasaya veya hukuka uydurmak demek değildir. Tam da bu insan bilimlerinin oluşturduğu “norm”lara uydurmaktır. Normlar, doğallaştırılmış insan davranışı prototipleridir. Bedenler normları oluşturmak için bilgi nesnesi haline getirilmiş, akıl tarafından uyruklaştırılmış ve sonra normlara uymaya zorlanmışlardır. Bu zorlamalar, özellikle hastane, okul, kışla, tımarhane, hapishane ve aile gibi kurumlarda cisimleşirler. Sözgelimi çocuk mastürbasyonu üzerine 19. yy’da kopan “bilimsel” bir fırtına sırasında, aileler çocuklarının yatak odalarının gözetmeni haline gelmiş, çocukların mastürbasyon yapmaması için özellikle yatılı okul gibi kurumlarda çok yoğun gözetleme ve cezalandırma teknikleri uygulamaya konmuştur.
Disiplin toplumları çok yoğun kapatıp-kuşatma mekânları oluştururlar. Ve aslında disiplin toplumunun temel ütopyası panoptikon denilen bir tür hapishane modelidir. Bu modelde yuvarlak bir şekilde tasarlanan bir hapishane ve hücrelerin hepsinin ortadaki yuvarlak kuleden görülebildiği bir mimari düzenleme vardır. Jeremy Bentham’a ait olan bu modelde, amaç, gözetleme kulesindeki gardiyanın görünmeden, tüm hücrelerdeki mahkûmları görebilmesidir. Bu “görünmeden görme” pratiği iktidar tarafından o kadar benimsenir ki, model sadece hapishanede kalmaz ve okullara, fabrikalara vs. yayılır. Ki biz günümüzde hala her bir öznenin mutlak olarak görülebildiği şekilde okullar ve fabrikalar inşa etmeye çalışıyoruz. Ve tabii daha önemlisi, güvenlik ve mobese kameraları hattı tarafından çoğu zaman farkında olmadan gözetleniyoruz. Fakat burada mühim olan şey, gerçekten de gözetleniyor olmak değildir. Zaten başta da belirttiğim gibi bu bir ütopyadır. Ütopyadır çünkü sanki iktidar denilen şey, uygulanan alana –ki burada elbette bedenlerden bahsediyorum- dışsalmış gibi görünmektedir. Oysaki mesele panoptikonun veya kameranın gözetliyor oluşu değil, iktidar ilişkisinin özneler tarafından içselleştirilerek kendilerine sürekli çeki-düzen vermeleri ve hizaya girmeyi tercih etmelerinin sağlanmasıdır. Yani gözetleniyor olduğun hissi, seni belli davranış olasılıkları arasından, norma en uygun şekilde olanı seçmeye zorlar. İşte bir iktidar ilişkisi tam da budur, öznenin mümkün eylemleri üzerinde etkide bulunarak, onu belli bir tür eylemi seçmeye zorlamak. Yani aslında şimdi anlıyoruz ki, iktidarın olduğu yerde özgürlük vardır, yani olmak zorundadır. Öznenin mümkün eylemler arasında seçme özgürlüğü olmaz ise, iktidarın hiçbir anlamı olmaz, o bir tür itaat ilişkisidir ama asla bir iktidar ilişkisi değil. Bu ilk bakışta son derece ters ve çelişkili görünebilir ama biraz dikkatli düşünürsek aslında başka türlü de olamayacağını farkederiz.
İktidardan başta biraz bahsetmiştik. Şimdi disiplin toplumu modelinde, iktidar ilişkileri tüm bir toplumu, en son bireye kadar sarıp sarmalayan bir ağa dönüşmüştür. Bu tam da 18. ve 19. yy’da hızla üretimin temel mercii haline gelen fabrikanın, yani sanayinin etkisiyle ilgilidir. Zira sanayi demek, büyük işgücü kitleleri demektir. Tam da bununla ilgili olarak, iktidar ilişkileri kendine yeni bir nesne oluştururlar: nüfus. Yani, yaşayan, üreyen, üreten, beslenme ve sağlık gibi dertleri olan bir insan kitlesi. İşte tam da bu yüzden, modern iktidar tam da yaşam üzerinde bir iktidardır, yani kavramı kullanırsak bir biyo-iktidar. Fabrika sistemi, büyük bir işgücü kitlesini sürekli olarak sağlıklı ve üreyebilir halde tutmayı gerektirmektedir. Yardım ve sigorta fonları oluşturulur vs… Yine bize çelişik gelebilecek başka bir şey daha olur, bu büyük insan kitleleri olarak nüfusun kurulduğu dönemde, yurttaş ve birey kategorileri de oluşturulur. Zira, bir fabrikada da olabileceği gibi temel mesele, farksız insan tekilleri yaratmaktır. Bir fabrikada herhangi bir işçi hastalanır, ölür ya da sadece ortadan kaybolursa hızla yerine hem de hiç farkedilmeden başka bir işçi konulabilir. Birey de aynen böyle bir şeydir. Farksız küçük atomlar olarak nüfusu oluşturan parçalar. Yine hapishanenin hücre modeline dönersek, o da insanları farksız bir şekilde bireyleştirmeye yarar. Aynı şekilde konumlandırılmış aynı yataklar, aynı tarafta pencereler vs… Yurtlarda kalanlar veya askerliğini yapmış olanlarda benzer düzenlemelerle karşılaşmışlardır. Şimdi yavaş yavaş denetim toplumlarına geçelim.

Denetim Toplumları

Foucault, disiplin toplumlarının geçiciliğini tanımıştı.  Fakat kendisi doğrudan bu konuda yazmadı. Denetim toplumları ismini bulan Burroughs’tur. Ve bugün burada anlatımama temel olan makale “Denetim Toplumları”’nı çözümleyen bir makale yazan Deleuze’dür.
Aslında disiplin toplumuna özgü kapatıp-kuşatma mekânları, yani hapishaneler, okullar, kışlalar, tımarhaneler ve aileler ikinci dünya savaşından sonra krize girmişlerdi. Özellikle 68 hareketlerini, cinsel özgürleşme politikalarını düşünebiliriz. İnsanlar giderek, disiplin edici bir toplumda ve disiplin mekânlarında kapatılmaya ve kuşatılmaya karşı isyan etmeye başladılar. Normalleşmeye karşı, ucube pratikler, deneysel çabalar vs. oluşturdular. Sözgelimi, anti-psikiyatri akımı bu tarz politik çabalara örneklerden biridir.
Denetim toplumları tam da bu kriz sebebiyle oluşan bir yeniden yapılanma dönemidir, iktidar ilişkileri açısından. Yani, cinsel özgürleşme pratiklerinin Playboy dergisinde içerilerek aşılmasıdır. Ama belki de asıl kriz, iktidar ilişkilerinin kayıt yüzeyi olan bedenin, hizaya sokulmak için fazlasıyla hareketli bir nesne olmaya başlamasından kaynaklanır.
Disiplin toplumları bedenleri toplumsal yarar bakımından işliyor, gözetliyor ve hizaya sokuyordu. Oysa denetim toplumları, bedeni yaratıcılığını kışkırtarak olabilecek her hareketinde uyruklaştırabilmeyi ve metalaştırabilmeyi hedef alır. Sözgelimi performansa göre ücretlerin arttığı yeni esnek çalışma ve ücretlendirme sistemleri –ki kabaca aslında neoliberalizm denen şey-, tam da sizin daha fazlasını yapabilmenizi kışkırtan sistemlerdir. Ayrıca, “kreatiflik”, “takıma uyum” gibi kriterler de, kesinlikle denetim toplumuna özgü kriterlerdir. Disiplin toplumlarında, birey, sürekli bir kapatıp-kuşatma mekânından bir diğerine hareket ediyordu. Aileden, okula “artık ailede değilsin”. Okuldan, askere; “artık okulda değilsin” vs. Bu tam anlamıyla öbeklenmiş bir düzenlemeydi. Oysa ki, denetim toplumunun düzenlemesi hepsini iç içe geçirir. İş yeri ilişkileriniz ailevileşirken, yaşamınız bir açık-öğretim haline gelir –ki şimdi güzel bir adı var bunun, yaşam boyu öğretim-, aileniz de şirketleşir vs.
Denetim toplumları ile en çok bağdaştırabileceğimiz makine bilgisayardır şüphesiz. Disiplin toplumlarına özgü makineler enerji ile çalışan büyük makinelerdi –fabrikayı hatırlayın-, temel riski edilgin entropi ve etkin sabotajdı. Oysa bilgisayar temelli denetim toplularında edilgin risk tıkanma, etkin risk ise korsanlık ve virüs salgınıdır. Wikileaks’in yarattığı sansasyonu hatırlayın. Veya çok başarılı olmasalar da, Türkiye’de Redhackerların yarattığı zararı.
Denetim toplumu artık, üretime ve mülkiyete dair bir yoğunlaşma kapitalizmi olmayı bırakmış bir kapitalizmin, hizmet kapitalizmine özgü bir modeldir. Artık, temel üretimi üçüncü dünyaya terkenden yaşlı anakaranın modeli. Temel süreçleri enformasyon üretimi ve hizmet satımı olan bir kapitalizmde, fabrikadaki otomasyonun aksine, bireysel becerinin ve entelektüel kapasitenin yükseltilmesi gerekir. Bu bir bankalar düzenidir. Sanatın, galeriler gibi kapatıp-kuşatma mekânlarından çıkıp bankaların kültür merkezlerine ve piyasaların işlemlerine dahil olduğu bir düzen. Artık insan da, kapatılıp-kuşatılmış değil, borç içindeki insandır. Ve bu yönüyle borçlandırma ve finansal işlemler yığını mutlak bir denetim mekanizmasıdır.
Yine denetime özgü bir sistem olarak çipli, manyetikli kartlar, parmak izli güvenlik sistemleri ve onların bilgisayarla ilişkisi. Mesele, kartlarınızı kullanıp kullanmamanız değildir veya bariyerin kendisi –özellikle okullarda şahit olduğumuz bilgisayarlı güvenlik sistemlerini kastediyorum- tam da her bir kişinin konumunu, uygunluğuna göre düzenleyen ve bir modülasyonu gerçekleştiren bilgisayardır.
Bugün bizim deneyimlediğimiz iletişim kanalları, internet ve onun getirdikleri. Artık, hangi konumda ne ile uğraştığım, internete daha da bağlandıkça kayıt altına alınmakta ve denetime açık hale gelmektedir. Politik uğraşlarımız da dahil bir çok işimizi İnternet üzerinden örgütlüyor ve yapıyoruz. Ve işte burası tam da iktidar-özgürlük bağlamına direniş bağlamını ekleyeceğim yer.
Evet, özellikle günümüzün denetim toplumlarında, iktidar ilişkileri ağ olma karakterini iyice pekiştirerek gerçek bir ağa, internete sahiptir. Artık o kadar kılcallaşıp her yere sirayet etmiş durumdadırlar ki, elektronik haberleşme cihazlarımız, mobeseler vs. sayesinde hiçbir mümkün dışarısı kalmamıştır. Ama zaten belki de tam da bu iktidarın dışı tasarımının kendisi, bize iktidar tarafından verilen bir yanlış anlama, bir maniplasyondur. İktidar ile özgürlüğün birbirine zıt olmadığı bir bağlamda konuşuyorduk. Ve şimdi daha da ilginç bir nokta var. İktidar ile direniş de birbirine zıt değildir. Tam da direniş olanaklarını, direniş mecralarını yaratan şey iktidar ilişkileridir. Mısırlı devrimciler, İnternet üzerinden örgütlenmemişler miydi? Yeni teknoloji, yeni bir savaş alanı demektir.
Size karamsar bir sunum yaptığımı düşünebilirsiniz. Fakat her ne olursa olsun, tam da etrafımız toplumsal olaylarla çalkalanırken, ki bu forumda Suriye dâhil olmak üzere Arap baharı üzerine de konuşuldu, aslında yeni silahlar edinip, yeni stratejiler geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
“Ardımızdan gelen eski dünya”nın yerine, yeni bir dünyayı, yeni toplumsallık biçimlerini üretmenin, hem de hemen şimdi ve burada üretmenin tam zamanı.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

15 Mayıs 2012 Salı

Üniversite, Üniversite

[Bu yazı Anafor Dergi'nin 7 Haziran 2012 tarihli 2. sayısında aynen yayınlanmıştır.]

Bilgi adını içinde yaşadığımız topluma verdiğinde, zaten ölmüştü. Ya da belki onun bedeni, ancak öldükten sonra tüm bir toplumun sınırsız uzamına yayılabilir. Eski hiyerarşik yapısını korumaya çalışan -ya da bir tür ölü-seviciliğin pençesine düşen mi demeli?-, üniversite şimdi nasıl olur da enformatif iktidarını koruyabilir?
Disiplin toplumuna özgü, bilgi-iktidar ilişkisi, belki de biçim değiştirdi. Bilginin iktidar ilişkilerinde, yaydığı hakikat etkileri ile öznellikleri sınırlama -öbekleme- ve önceden belirleme misyonu; yerini denetim toplumu[1]nun esnek ve yaratıcılığı kışkırtan enformasyonun akışına doğru kaydı. Bilgi bir öbek iken, enformasyon bir akıştır: Yayın akışı, haber akışı, akademisyen akışı, öğrenci akışı gibi... Tüm bir Bologna tantanasının koptuğu bağlam, enformasyon akışının bu gergin yüzeyidir. Bu akış öncelikle, paradigmatikliğe ve hatta nihayetinde yönteme saldırı ile mümkün oldu: Daha demokrat ve çoğulcu bir akademi.[2] Fakat bu saldırı akademi içinde yürürken, aslında, zaten şirketler ve internet, hatta internet yolu ile şirketler, enformasyon akışı ağlarını örmekte ve denetimi ve denetimsel iktidarı ele geçirmekteydiler[3]: Reklamın, haberin, her türlü girdinin -facebook, tweeter, bloglar vs..-, akışlar olarak denetimi. Tersten söylenirse, bilginin yok-yeri.

Mülkiyet Problemi

Bir zamanlar bilgi mülk edinilebiliyordu. Fakat, enformasyon akışı denilen şeyi, kimse mülk edinmek falan istemiyor -kim evine getirir getirmez çürüyecek bir karpuzu satın almak ister ki? Hatta karpuz alıp, evde elmaya dönüşümünü görmek ister?-.[4] İmparatorluk, büyük insan gruplarını yersizyurtsuzlaştırırken, aslında, onlara tekabül eden referans sistemlerini de parçalarken, bu büyük akışlara uygun, nesnellik ve bilimsellik iddiasını kaybetmiş enformasyonlar üretebilmektedir. Herhangi bir akışın, güncelliğini yitirmesi sadece ve sadece an meselesidir. Bu anlamıyla, bir görünüp bir kaybolan akımlar gibidir bir akış: Parlayıp sönen neon lambaları.
Sorun, üniversite açısından başka bir şekilde de tasvir edilebilir. Ortadan kalkan şey, sözgelimi Türkiye'de, özel üniversitenin lehine, kamu üniversiteleri değildir. Özel üniversiteler bilgiden, enformasyon akışına geçişte, kamu üniversitelerinden yapıları gereği çok daha esnek ve başarılı olmuşlardır sadece. Ve bugün, bizim gibi ülkelerde, özelleştirme mevzubahis ediliyorsa, bu, asıl amaç değil, sadece kamu üniversitelerinin, enformasyon akışı düzenlemesine -bir borsa- entegre olmaktaki yeteneksizliklerinden kurtulmaktır. Özelleştirme, bilgi, bir mülkiyet olarak kapitalizme dahil edilsin diye değil; akışın önündeki bariyerler ortadan kalksın diye yapılmaktadır.
Şirketler, bilgiyi mülk edinmeyi değil, enformasyon akışları yaratmayı arzular. Çünkü, bir akışta bir kod[5] olarak beliren öznelerde, arzular yaratmayı hedefler; bilincin ideolojik manüplasyonu yolu ile değil, arzunun bilinçdışında hakimiyet kurmak yolu ile işler. Bütün bir reklamcılık sektörü, bunun dahiyane örneğidir. "Yaratıcı çalışanlar" en başta bunu ima eder. Enformasyon akışları düzeninin, paradigmatik hiyerarşi ile olan düşmanlığı bundandır. Paradigmatik baskının olduğu ortam yaratıcılık için olumsuz bir ortamdır. Bütün bir Bologna sürecinin temel söylemlerinden biridir yaratıcılık: Çoklu-paradigmalar ve yaratıcılık kışkırtıcılığı.[6]

Politika Problemi

Nasıl bir üniversite arzulanabilir? En azından verili olan kamusal üniversite -parçalanmakta olan demeli-, özel karşısında savunulamaz durumdadır. Kapalılığı, hiyerarşikliği, antidemokratikliği, onu savunmanın zeminini ortadan kaldırmaktadır. Ama sorun bizatihi bu özel/kamusal dikotomisinin kendisindedir. Özel/kamusal gerilimi -ki bir sözde gerilimdir-, hakikatin yokluğunu ve şirketsel enformasyon üretiminin ikisinin de içine sızmış olduğu gerçeğini gizlemektedir. Sanki, hala, bir bilimsellik, toplum adına ve toplum için bir bilimsellik mümkünmüş gibi... Kamu üniversitesi arzusu, yitip giden hakikatin hülyalı bir iç geçiriş olarak talep edilmesinden başka bir şey değildir. CERN gibi bir çok başka deneyde ve çalışma alanında olan biten şey, enformatif akışın kolektif olarak yaratılmasıdır. Hakikat dünyadan silindiği gibi, enformasyon üretimi de bireyselliğini kaybetmiştir. İnternet ve dünyayı saran enformasyon ağları hem dolaşımı, hem de üretimi kolektifleştirmiştir.
Bu durumda, özel/kamusal tartışması da içeriksizleşir. Üretim, parça parça, dünyanın dört bir yanındaki özneler tarafından yapılmaktadır. Denetimsel iktidar, üretimi, işaret edilen yaygın ağlar sayesinde denetlemekte ve düzenlemektedir: Bir elektrik akışını denetleyen regülatör gibi, enformasyon akışını, değiş-tokuşunu mümkün kılacak oranda, çıktılar üzerinden standartlaştırmaktadır[7].
Şimdi güncelliğin içinde şu soru asılı durmaktadır: Üniversite geçmişine rağmen nasıl ayakta duracaktır? Üniversite, bir hakikat rejimi oluşturmadan nasıl güçlü olacaktır? Üniversite, bilgi toplumunda, enformasyonun tüm toplumsal bedene sınırsız yayılımı karşısında, hangi konumu işgal edebilir? Veya şöyle de sorulabilir: Ortak olanın otonomisi, denetimsel iktidar karşısında nasıl kurulabilir? Üniversitenin güncelliğini kaplayan var-oluşsal soru budur.


[1] Bkz: Bu sayı içinde, Gilles Deleuze, Denetim Toplumları
[2] Amacım kesinlikle, ne demokrasiye, ne de çoğulluğa saldırmak. Yöntemin hiyerarşik iktidarının her hangi bir meşruiyeti kalmamıştır. Bkz: Feyereband, Yönteme Karşı, Ayrıntı yay.
[3] Akademinin, şirketler ve internet ile rekabeti ve toplumsal fabrikada işgal ettiği yer ile ilgili bkz: Arzu, Toplumsal Fabrikada Üniversiteler, Otonom dergisi, 21. Sayı, Mart-Nisan 2010, sf: 11
[4] Bunun için, Web 2.0 tasarısına göz atılabilir.
[5] Bkz: Gilles Deleuze, Denetim Toplumları
[6] Bu yaratıcılık kışkırtıcılığı, sadece akademik ortam için değil, aslında genel olarak tüm bir gayri maddi emek sürecinin de temel motiflerinden biridir.
[7] Bologna sürecinde üniversitelerin çıktı denkliğinden anladığı da budur.