2 Nisan 2012 Pazartesi

Önemsizleşme

Mevsim sonbahar-hep sonbahar, sonsuza dek sonbahar, gelip geçse de sonbahar-. İlk kez görüşüyor olmak, dilinin dolanması, konuşmak ama konuşmak-dinlemek, duymak. Konak'tan aşağı doğru yürümek, Alsancak yönünde, sahilden, sakince, sessizce yürüyor olmak-hep yürüyor olmak, dursak da yürüyor olmak, bir kafede kahve içiyor olsak da yürüyor olmak-.

Yürüyoruz.

Hafifçe bir meltem esiyor, günbatımı. Daha yıldız yok, hiç yıldız yok sayılacak koca şehir ışıklarının gölgesinde. Türk kahvesi söylüyorum. Türk kahvesi söylüyor; iki tane orta şekerli.(Normalde sade içtiğimi beyan ediyorum, her zaman savunmadayım, hep kendimi savunuyorum) Bütün hayatını anlatıyor bir çırpıda, kaldığı yurdu, yurt arkadaşlarını, okuduğu bölümü, endişelerini, yalnızlıklarını, keyiflerini, eğlencelerini, eski sevgilisini.

Sonra yine yürüyoruz, ismini güzel bulduğumu söylüyorum. "Kulağımda güzel çınlıyor." Hararetle onaylıyor, "Ben de ismimi seviyorum." diyor. Gülümsüyorum-hep gülümsüyorum.-. "Sen de güzelsin." diyorum. Hafif mahcup, "Güzel olmak, güzel bir şey değil" diyor. "Neden?" diye soruyorum. "Belası çok." diyor. Konuşmak istemiyormuş gibi yapıyor, güzel olduğunu biliyor, bundan hoşnut, anlıyorum. Gülümsüyorum-bu sefer anlayışla, üzerinde durmadığımı belirtmek için, insanların güzel olduğunun farkında olmasının benim için sorun teşkil etmediğini göstermek için-.

Alsancak'a varıyoruz.

23 Mart 2012 Cuma

Hilmi Bey’in Acaip Cuma Gecesi

duman yavaşça yayılıyor

kanımızın son damlası bu

ölerek savaşıyoruz, yaşamla

-bütün bisikletleri maviye boyadık.



lastikleri dikkatle değiştiriyoruz,

ellerimiz kirli ve yara-bere

içinde küçük gezegenlerin geçtiği bir mavi küre.



keşke deniz akıyor olsa

kırmızı ışıklar yansıyor

dümdüz uzun bir ışık demeti.

13 Mart 2012 Salı

Azınlık-Makinesi ve Azınlık-Oluş

[Yazı aynen Anafor Dergi'nin 1 Nisan 2012 tarihli 1. sayısında yayınlanmıştır.]

Doğu'dan Batı'ya doğru ve Kuzey'den Güney'e doğru çizilen sınırlar, az çok bütün şehirlerde, mikro düzeylerde yinelenir. Doğu'ya doğru gittikçe yükselen ve dağları zenginleşen Anadolu coğrafyası gibi, Batı'nın Kürt mahalleleri de aynı jeolojik katmanlaşmayı sergiler. O mahalleler de, dört bir yanından, iç-şehirden esnek çizgilerle ayrılır; tekinsizleştirilir, adlileştirilir ve nerede ise bir karantina bölgesi haline getirilir. İnsanlar yertyurt edindikleri topraklardan yersizyurtsuzlaştırılır, göçebeleştirilir, bir kamyon kasasının, sidik kokan uzun yol otobüslerinin akışları içerisinde sürüklenir. Böylece, Mardin'den, Diyarbakır'dan, Hakkari'den, oraların kasabalarından, köylerinden İzmir'e, İstanbul'a, Manisa'ya doğru karanlık tüneller oluşur; tünellerin birleşim noktalarında karadelikler. Kimliklerin, seslerin, sürçmelerin, yanık tenlerin, nasırlı ellerin karıştığı/kaybolduğu derin boşluklar: Dışarısı. Ama içeride bir üretilen bir dışarısı. Kimi zaman bir duvarın -Mevlana mahallesi ile, Ege Üniversitesi'ni ayıran duvar gibi-, kimi zaman bitmek bilmez yokuşların, kimlik kontrol noktalarının sınırını belirlediği "dışarı"lar.

Tabii bu karadelikler, tüneller, dışarılar sadece azınlık olarak üstkodlananı ilgilendiriyor değildir. Majöriter olarak üstkodlanan, yaratılan, şekil verilenleri de baskı altına alır. Bu azınlık makinesi, yersizyurtsuzlaştıran bir makine ise de, aynı zamanda, bir dışarısı yaratıp, sürgünlerini yeniden-yerliyurtlulaştırır ve dışarıyı adlileştirmesi ile majör kimlik olarak üstkodlananları da, polise, suç ortaklığına, ihbarcılığa ayartır ve bu şekilde içerisini de baskı altına alır. Artık buradan itibaren, her türlü polisiye önlem, katliam, ölüm, savaş vs.. meşrulaştırılır ve içeridekileri de tehdit eder hale gelir. Patlayan bombalardan çok, potansiyel bir tehdit olarak her yerde hazır ve nazır bulunan, patlamayan bombalar; savaşta o gün ölüp düşenler değil de, yarın veya bir başka gün, ertelenip duran ve asla öngörülemeyen bir kıyamet gibi ulu ve tanrısal bir sesin sürekli fısıldadığı ölüp düşecek olanlar yoluyla bütün bir coğrafya hem terörize, hem de polisiye edilir-ikisi özsel olarak aynı da olsa, terörize etme süreci korku ile, polisiye etme süreci kimlik kontrolleri, ne zaman geleceği belli olmayan baskınlar yolu gerçekleşir ve azınlık-üretimi içerisinde görece farklı olan bu iki süreç, azınlık makinesinin işleyişinde bütünleşir ve birbirini tamamlar.

3 Şubat 2012 Cuma

T(a)(ı)n/ım/lamalar

I.

Dış-

topun oynandığı yer

İç-

durgunluk-uzamı:

geliş-gidişler arası

kırkbeşd[akikad]urgun[luk].

II.

Dış-

Beden'in durduğu yer,

hesap edilemez hata eşiği.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Ulular ve Dereler veya Kırmızı-Kere-Kırmızı Şiir

ebedi bir kurşuni gök yüzüne mahkum

edilmiş sınır üstünde kaçan

akşamüstü,

haklarımdan vazgeçiyorum

parçalarım ben

onlarca makine-parça.

yazıyorum işte,

m

a

h

v

olmuşluk sızıyor, yıkıntı ve

köksüz, uçsuz bir orta

22 Aralık 2011 Perşembe

Antik Yunan Tragedyası ve Politik Yapısı Üzerine Kısa Bir İnceleme

Antik Yunan siteleri, kendileri ortalama on kabileden oluşan fratrilerin, bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Bu siteleri oluşturan fratriler, hangi amaçla ve nasıl bir araya gelirse gelsinler, aralarında belli kavgalar olsa dahi, bir arada yaşamayı kabul etmişlerdir ve ortak bir totem altında birleşmişlerdir. Her topluluk gibi, Yunan toplumu da, işlevlerin ayrışması ve tüketim fazlasının oluşması ile sınıfsal ayrışmaya uğrar. Eğer ki, Antikitede demokrasiyi ve onunla tragedya arasındaki ilişkiyi anlamak istiyorsak, biraz sitenin içindeki sınıfsal duruma bakmalıyız.

Antik site, şehir, polis, temel olarak, aristokratlar, kan yoluyla siteden olan tüccarlar-özellikle paranın bulunuşu sonrası-, yabancı tüccarlar yani metekler, çiftçiler ve askerler ile kölelerden oluşuyordu. Monarşi sonrası Yunan sitelerinin genel görünümü aşağı yukarı böyleydi. Site, asker-yönetici-erkek aristokratlar tarafından yönetiliyordu.

Zamanla, başta Atina olmak üzere, yunan sitelerinin ticari faaliyetlerinin artmasıyla yavaş yavaş, özellikle zenginliği ve dolayısı ile politik iktidarı toprak sahipliğine bağımlı olan aristokrasinin aleyhine, yerli tüccar sınıfın lehine bir zenginleşmeye sebep oldu. Toprağın, alınır satılır bir meta haline dönüşmesi ile birlikte de, tarım arazilerinde, toprağa bağımlı olarak çalışan bir kabile üyesi olan çiftçiler de giderek, ücretli-özgür tarım işçilerine dönüşmeye başladılar. Bunların önemli bir kısmı da, site merkezlerine göç ederek, zanaatkarların yanlarında çalışmaya başladılar.

20 Aralık 2011 Salı

İki "Politik-İnsan" ve İki "Seven-İnsan" İmgesi: "Üvercinka" ve "YasakSevişmek" Şiirleri Üzerine Bir Karşılaştırma Denemesi

"Bir şiir neden, bir şiirdir? Bunun ölçütü nedir? Biz bir göstergeler sistemini, nasıl olur da bir diğerinden kesin sınırlarla ayırırız? Bizim bunu yapmamızı sağlayan bir tanım mümkün müdür?"

Hangi farklı biçimlerde sorulursa sorulsun, bu sorular, bir edebiyat uzmanını ve tarihçisini en çok meşgul eden sorular grubudur. Yabanıllıktan, Antikiteden, Ortaçağ'a; Rönesans'tan, Aydınlanma'ya, Modernizme ve oradan da günümüze bağlanan kültürel dönüşümlerin, kopmaların ve her çağda birbirleri ile az veya çok etkileşime giren ve bu etkileşim olduğu kadar birbirinden ayrı da duran kültürel coğrafyaların içinde üretilmiş olan bir grup metne, sözcükler bütününe, nasıl olur da şiir deriz? Bu soruya, iki farklı elden çıkmış, iki farklı düzleme ait bu iki şiirin incelemesi içinde cevap vermeye çalışalım.

Öncelikle elimizdeki iki şiirin de, ilk okuyuşta, tematik bir ortaklık taşıdıklarını fark ederiz. Hem "Üvercinka" hem de "Yasak Sevişmek" şiirleri, aşkı ve politik-olmayı imlerler zihnimizde ve iki şiirin göstergelerinin yoğunluğu, bizi, bir sevdiği olan, politik bir sevene gönderir.

Bu tematik ortaklığın barizliğine karşın, ayrım da tam olarak bir ve aynı zeminin farklı bir şekilde işlenmesinde bulunur. "Üvercinka"nın seven-insanı, sevdiğini coşkuyla ve neşeyle sever. Onun sevgisi dünyevi ve son derece cinsel bir sevgidir:

"Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun

Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez

Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor"