13 Temmuz 2015 Pazartesi

Biraz Zehirlenme

Henri Michaux
damarlarımızda kimyasal reaksiyonlar
kımıl kımıl hücre duvarlarını delip geçen sıvı,
otuz sekiz derecede, gölgesiz gece
ritim düzensizce kırılır.

tahta sandalyede yan oturan babalar
bacak bacak üstünde
biz bu sokaktan en son ne zaman geçtik?
bu sokak içimizden en son ne zaman geçti?

bu yollar en son ne zaman
dolanıp da ayaklarımıza
konforlu çizgilerimizi paramparça etti?

kalbinde pompalanan bu heyecan
yolu aşarken yolda düşerken yol biterken
sessiz bir derinliğin içinde kıvranırken
yorgun bedenlerin ürkek dokunuşlarını –ki
bütün bir gece sessizce oturulmuştur karanlığında evin.

lütfen bu pencereleri aç ve bu çiçekleri sula
lütfen bu havayı kov -ciğerimizden kana,
kanımızdan derimizin en nasırlı
hücrelerine kadar giden.

şu gece kuşları, şu ağaç hışırtıları,
şu dost şu tuzak sessizlikler; ellerimizin kanlı yaralarından
yaralarından bulaşan hüzünler, ikinci sınıf melankoliler,
aptallık abideleri, panik atakları, alkol ihtiyaçları.


bu çark bu döngü bu buhran bu paranoya.

13 Temmuz 15

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Hüzünlü Bir Şahsın Ölümü

                                               “üzgünüm eskisi gibi değil lünapark”

Francis Bacon - Three Studies For A Crucifixion
iki yüz bipiem konak alsancak arası kulakta
yüreğini göğüs kafesinden dışarı
altı gramını üç parçaya bölerek
ufak dünyandan aşağıya yuvarla
biz burada şaka yapmıyoruz
burada şakalar kötü sonlarla biter

bakıyor yoldan geçerken kırmızı arabalara
tek sürücülerinin melankolik çatık kaşları
düşük ritimli arabesk koltuklar,
düşük sezgili yorgun gözler,
düşük duygulu sessiz dudaklar.

sahi sen hiç kendini saldın mı
kürt mahallelerinden aşağı?

(birinci tekil şahsı burada öldürüyorum
-lütfen boktan paradokslarınızı ucuz kağıtlara yazın)

dünyanın en derin açlıktan ölümünü tadan bir hüzünlü şahıs
bu akşam boş midesinin içine büzüşerek
(bunu tarif etmek gerekecek: bağırsaklar mideye çekilirken rektum iki lobu kendi içine kıvırır ve baldırlardan topuğa kadar tıpçıların tersinme–veya latince bir başka bok- demeleri gerekecek bir akım oluşur. diğer tarafta ise sırttan enseye oradan başa ulaşan büzüşme rektuma doğru ikinci bir akım yayarki bu akım ağız boşluğundan mideye doğru tersinen ikinci bir akımla birleşir. burada ağız kenarlarından başlayarak yarık boğazın önünden geçerek göğüs kafesini parçalar. büzüşme bedenin altta tek üstte iki daha küçük akım halinde organizmanın mide tarafından ph bir derecedeki asit tarafından sindirilmesiyle sona erer.)
öldü.

06 Temmuz 2015

3 Temmuz 2015 Cuma

Küçük Orospu ve Cam Güzeli

kendini ifade edememenin sancısı
güller, cam güzelleri,
küçük orospular
çiçeklere su verdin mi?

ben yolları küçük adımlarımla aldım
zavallı bedenimdeki sancılar
göğüs kafesimin altında ve üstünde,
rektumumda ve midemde
ağzımı kapatıyorum sustuğum her sözcüğe
ayaklarımı kesiyorum çıktığım her yola
kalbimin kırmızı kan ağrıları
damarlarımda, ciğerimde
uyluklarımda değişen hücrelerin şarhoş dansı

doktor ben kanser değilim
kanser benim, kanser hepimiziz.

elime aldığımda kalbimi atom bombası
ritm sıfır nokta sekiz, biliyorsunuz dalgası bu
yok oluşa yaklaşmanın

benim babamın damarlarını açtılar neşterlerle,
ameliyathane soğukları,
doktorun başı öne eğik bilgeliği-bilgisizliği
çiçekler diyorum
doktor
kaldır kafanı gözlerime bak
babamın rektumuna soktun mu derece ölçerini?

ellerimi senin ellerinde bıraktım,
rektumumu otel odasının ucuz pisliğine teslim ettim,
ben ne zaman sana uzansam
kollarım kırıldı.

lütfen sus bu gece, lütfen konuş
lütfen asla
susma.
o vapura el ele binelim ve sen
susma…

04 Temmuz 2014


2 Temmuz 2015 Perşembe

Dönüp Bakmak

Begüm Bitir - Dönüp Bakmak
yağmurunun en güzelini taşıyordu kadıköy vapuru
camlarının kenarlarında hüznünün buğusuydu
akıp gitmekte olan bir zamanın silik izlerinin.

“ey akşam vapuru
sana mı kalır dünya
ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem.”

karaköy’e inen dar sokaklarında
adımlarımın geçmişini kaybettim
istanbul’un. yoksul ve zengin yürekli
mendilci çocuklarının
yetim başlarından enselerine akan
yağmur sularının soğuğunda,
üşümüş ellerimi bıraktım.

neyi kaybetmiş olmanın kaygısıydı
dönüp baktığımda saçlarının siyahlığında
kırılgan hislerin karman çorman imgesinin,
yorgun bedeninin üzerinden akıp giden.

sen daha doğmadan kazınmış bir çizginin
uçsuz bucaksız yitip gittiği ufka
-yürüyorum.
kader dediğin beş harfli bir kelime
kederi hafifleten
güneş kırmızı alevler içinde
batıyor denizin üzerinden.


02 Temmuz 2015

Resmini kullanmama izin verdiği için Begüm Bitir'e sonsuz teşekkürlerimle...


30 Haziran 2015 Salı

Akhisar’da Bir Yolsuz

O.’ya
kaçacak yerim mi var imgesinden bir yanılgının
çantaların ağırlığından kalkıp da otobüslerin
cam kenarlarına yapışan suretlerin.

televizyonun hafif mırıltısı dolar yoksul yörüklerin
ancak bir çadır şekilsizliğindeki
derme çatma evlerine –ki
kurumakta olan nanenin odalara sızmaktadır
anılarla yüklü kokusu

mahallelerinde bütün oynayan ağlayan küfreden
çocuklarının kara kuru hallerinde saklıdır
seninle dolaştığım bütün bu zamanın sancısı.
ellerim sende kalsın, ben bu çocuklara sarılamam.

bir yörüğün jandarmanın dağıttığı çadırından
evinin kızılında kaybolan oyuncak bebeğine bir kürd’ün
nece yol vardır?

Nakarat
bir zaman oldu ki gecelerden geçen
ellerinin yumuşak varlığının gölgesini düşleyip
bütün bu yolları kat edemeden kalmıştım.
(bazı hoş tılsımlar vardır, sessizce kadehe dolarlar
veya sarılırlar bir ak kağıda, alacasında dumanlarının
gölgeler uzar, şarkılar hislenir)
işte böyle yolları kat edemediğim bir gün
rüyamda bir çadırın içinde bulmuştum kendimi imgesinde
büyük çorak toprakların.
Sahi ben sana vermiş miydim, yeşil dağlarının yorgun göçebelerinin
geçerken jandarmalardan saklayıp kendi kafilelerini
sessizce söyledikleri türkünün sözlerini?

“yüklenüp karanluğu, ışıklara yürürün,
yıldızlaru aş edüp, rüyalara yürürün,
göç dedüğün heç bitmez, bilünmeze yürürün...

gurbettür memleketüm, yanluzluğa yürürün...”


29 Haziran 2015

27 Haziran 2015 Cumartesi

Kürdistan'da Bir Yolcu

                                                        O.'ya

kırmızı tarlaların sessizliğinde
takip edip yolların izlerini
kaç otobüs kaç uçak kaç ayak
gölgeni düşürüyorsun. Öylece kal.

hangisi kimin gölgesiydi gözleri yok
ağzı yok, kulakları belirsiz
saçlarından savrulan her şey,
tılsımı içinde akardı bir yorgun gecenin.
benim ellerimi de sen al, ben yorgunum.

dünyanın bütün kirazlarını benim için topla
çocuklarına dağıt yorgun topraklarının
kara saçlı, kara tenli
yanık kalpli.
sevaplarını da sen al. Öylece kal.

burada susulması gerekiyor,
hangimizin sessizliğiydi kulağımı yırtan? (bir sabah kendimi öylece içinde buluverdiğim)
bir sabah öylece buluverdim kendimi
rüyamın içinden içinden imgeni sürekleyip getirmişken.


Öylece kaldım.

21 Haziran 2015

20 Ocak 2015 Salı

uzun bir gündüzün gecesi (bütün uzun gündüzlerin bir gecesi vardır)

bütün uzun gündüzlerin
gecesi
kırmızı bir bota binip
karşı kıyaya geçmek isterim
ulis’e katılmak için binlerce yılın berisinde.
kuyusunda kaybolunmayan bir köy
var mıdır?
kıyısında durulunmayan
bir şehir?
şişesinde boğulunmayan
bir içki?

dostlarım,
kendimi saklamadım
ama kendim olmak da istemedim.
yürümek istedim ama
durmak hiç istemedim.
bu gece diyorum bir kırmızı bot bulsam
-şöyle küçük bir motoru olsun yeter bana-
şu karanlık denizin içinden
şu sakin, şu ılık denizin içinden
karşı kıyaya geçmeyi isterdim
bin yılların ötesine geçmek.

küçük bir tekne, karanlık deniz, yorgun bir hava, yorgun bir beden
yığılıp kalmış anılar, zavallı karanlık melankolim,
sessiz paranoyam.

bütün uzun gündüzlerin içinde,
nice karanlık anlar vardır.
ben şiir yazmasını bilmem.
gündüzlerin kıymetini bilemem,
küçük karanlıkların yoğunluğunu…

küçük bir tekne, kırmızı
bilirsiniz nice martı dolanır bir vapurun
rüzgarının peşi sıra.
nicedir gidilmemiş bir kıyının sessizliğinde
nice özlem birikir
her uzun günün gecesi.

dostlarım,
ben demek de istemiyorum artık.
martılar,
bir tekne, kırmızı,
kara bir deniz
bir kıyı karşıda
bir de motor sesi.

20 Ocak 2015